Maksoft ailesinin bugünkü konusu Düztaban genetik midir; detayları kaçırmayın.
Düztaban Genetik midir? Ayak Yapısından İktidar İlişkilerine Uzanan Siyasal Bir Okuma
Bir toplumun nasıl düzenlendiğini anlamak için bazen parlamentolara, seçim sonuçlarına ya da anayasalara bakarız. Oysa siyasal düzen, yalnızca büyük kurumların ve görünür iktidar mücadelelerinin içinde kurulmaz. Bedenlerimiz, sokaklarımız, okullarımız, hastanelerimiz ve gündelik hayatın sıradan ayrıntıları da toplumsal düzenin nasıl işlediğini anlatır. Bir kaldırımın yüksekliği, bir otobüs durağının erişilebilir olup olmaması, bir hastalığın tedavisine kimin ne kadar kolay ulaşabildiği bile yurttaşlığın fiilî sınırlarını gösterebilir.
Buradan kulağa ilk anda tuhaf gelebilecek bir soruya geçebiliriz: Düztaban genetik midir? Tıbbi açıdan cevap basit bir “evet” ya da “hayır” değildir. Pes planus olarak adlandırılan düztabanlık, bazı kişilerde ailevi özelliklerle ilişkili olabilir; ancak yaygın düztabanlığın belirli genlerle doğrudan ve tek başına açıklanabildiğini gösteren kanıtlar hâlâ sınırlıdır. 2025 tarihli kapsamlı bir sistematik inceleme, ayak kavsi morfolojisini doğrudan belirleyen genetik varyantlar konusunda önemli bir araştırma boşluğu bulunduğunu ortaya koymuştur. Bunun yanında aile öyküsü, bağ dokusu özellikleri, yaş, kilo, travma ve bazı genetik veya nöromüsküler durumlar düztabanlıkla ilişkili olabilir.
Fakat burada asıl ilginç mesele, düztabanlığın genetik olup olmamasından daha geniştir. Çünkü “genetik” kelimesini duyduğumuz anda kader fikrine yaklaşırız. Eğer bir özellik genetikse, sanki değiştirilemezmiş gibi düşünürüz. Siyasal düşünce açısından tam bu noktada kritik bir soru ortaya çıkar: Biyolojik bir yatkınlığı toplumsal bir kader haline getiren nedir? Genler mi, kurumlar mı, ekonomi mi, ideolojiler mi, yoksa bunların birbirleriyle kurduğu güç ilişkileri mi?
Düztabanlık: Genetik Bir Kader mi, Karmaşık Bir Özellik mi?
Düztabanlık, ayağın iç tarafındaki medial longitudinal arkın yük taşıma sırasında kısmen veya tamamen belirginliğini kaybetmesiyle tanımlanır. Çocukluk döneminde ayak kavsinin henüz gelişmemiş olması nedeniyle düz taban görünümü oldukça yaygındır ve birçok çocukta zamanla düzelir. Yetişkinlikte ise düztabanlık doğuştan gelen yapısal özelliklerin yanı sıra tendon sorunları, bağ gevşekliği, obezite, travma, yaşlanma ve bazı romatolojik veya nöromüsküler durumlarla ilişkili olabilir.
Dolayısıyla “Düztaban genetik midir?” sorusunun daha bilimsel biçimi şudur: Ayak kavsinin oluşumunda kalıtsal bir yatkınlık var mıdır ve bu yatkınlık çevresel koşullarla nasıl etkileşir?
Mevcut bilimsel literatür, ailevi bir bileşenin bulunabileceğine işaret ediyor. Aile öyküsü düztabanlık için bilinen risk faktörlerinden biri. Ancak 2025 sistematik incelemesinin gösterdiği gibi, yaygın düztabanlığı doğrudan belirleyen spesifik genetik mekanizmaları ortaya koymak henüz mümkün değil. Bu ayrım önemlidir. Çünkü “ailesinde düztaban olan herkesin çocuğu da düztaban olur” demek bilimsel açıdan aşırı iddialı olur.
Gen, çevre ve kurum: Üçlü ilişki
Burada siyaset biliminin klasik bir meselesi devreye girer: İnsan davranışlarını ve yaşam koşullarını belirleyen şey yalnızca bireysel özellikler midir, yoksa çevremizi düzenleyen kurumlar da aynı ölçüde önemli midir?
Bir çocuğun genetik olarak belirli bir ayak yapısına yatkın olduğunu varsayalım. Bu çocuk nasıl bir mahallede büyüyor? Okulunun fiziksel koşulları nasıl? Spor yapma imkânı var mı? Ailesinin sağlık hizmetlerine erişimi kolay mı? Doktora gidebiliyor mu? Ayakkabı seçimi ekonomik zorunluluklarla mı belirleniyor? Uzun süre ayakta çalışmak zorunda kalacağı bir iş piyasasına mı girecek?
Bu soruların hiçbiri bir genetik testin içinde bulunmaz. Ama kişinin yaşam deneyimini etkiler.
Bu nedenle sağlık, yalnızca biyolojinin değil, aynı zamanda iktidarın da konusudur. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2025 tarihli sağlık eşitsizliği raporu da insanların sağlığının yalnızca genler veya sağlık hizmetlerinden ibaret olmadığını; doğulan, büyünülen, çalışılan ve yaşanılan koşullar ile güç, para ve kaynaklara erişimin sağlık sonuçlarını güçlü biçimde etkilediğini vurguluyor.
İktidar Bedenin Neresinde Başlar?
İktidar denildiğinde çoğumuz hükümetleri, parlamentoları, devlet başkanlarını veya siyasi partileri düşünürüz. Fakat iktidarın daha gündelik bir boyutu vardır. Michel Foucault’nun bedenlerin disipline edilmesine ilişkin düşünceleri burada özellikle açıklayıcıdır. Modern toplum, yalnızca insanlara “şunu yap” veya “bunu yapma” demez; bedenleri ölçer, sınıflandırır, normalleştirir ve düzenler.
Düztabanlık bu açıdan ilginç bir örnektir. Çünkü “normal ayak” ile “sorunlu ayak” arasındaki sınır yalnızca anatomik bir mesele değildir. Tıbbi kurumlar, okullar, spor sistemleri, askerî kurumlar, işyerleri ve sosyal güvenlik mekanizmaları bu sınırın toplumsal anlamını belirleyebilir.
Normal beden kimin tanımı?
Bir ayağın düz olması tek başına kişinin hasta olduğu anlamına gelmez. Birçok insan düztaban olmasına rağmen herhangi bir ağrı veya işlev kaybı yaşamaz. Bazı kişilerde ise düztabanlık ağrıya, hareket kısıtlılığına veya başka biyomekanik sorunlara yol açabilir.
O halde şu soruyu sormak gerekir: Bir farklılığı ne zaman “hastalık” olarak tanımlıyoruz?
Bu soru yalnızca tıp etiğinin değil, siyasal teorinin de sorusudur. Çünkü hastalık kategorileri kaynak dağılımını etkiler. Bir durum hastalık olarak kabul edildiğinde sağlık bütçeleri, sigorta sistemleri, rapor mekanizmaları ve kamusal hizmetler devreye girebilir. Kabul edilmediğinde ise kişi sorunun maliyetini kendi cebinden ve kendi bedeni üzerinden taşımak zorunda kalabilir.
Kurumlar Biyolojiyi Nasıl Siyasal Bir Meseleye Dönüştürür?
Devlet kurumlarının önemli özelliklerinden biri, bireysel farklılıkları kategorilere dönüştürmesidir. Sağlık raporu, engellilik oranı, çalışma kapasitesi, askerlik uygunluğu, okul sporlarına katılım veya sosyal yardım kriterleri bunun farklı örnekleridir.
Burada kurumların iki yüzü bulunur. Bir taraftan kurumlar yurttaşa hak ve hizmet sağlar. Diğer taraftan kişinin hangi kategoriye girdiğini belirleyerek onunla nasıl ilişki kurulacağını da tayin eder.
Devletin sınıflandırma gücü
Bir yurttaşın “sağlıklı”, “engelli”, “çalışabilir”, “çalışamaz”, “uygun” veya “uygun değil” olarak sınıflandırılması sadece teknik bir karar değildir. Bu karar kişinin eğitimden istihdama, sosyal yardımlardan kamusal yaşama kadar pek çok alandaki imkânlarını değiştirebilir.
Burada Weberyen anlamda bürokratik otoritenin gücü görünür hale gelir. Modern devlet, kişileri büyük ölçüde standartlaştırılmış kategoriler aracılığıyla yönetir. Bürokrasi kişisel keyfîlik yerine kurallar getirdiği için meşruiyet sağlar. Fakat aynı zamanda her standart, geride kalan veya standarda tam olarak uymayan insanlar yaratabilir.
Bu nedenle demokratik bir kurum yalnızca “herkese aynı şeyi yapmakla” yetinemez. Eşitlik ile hakkaniyet arasındaki fark burada önem kazanır. Herkese aynı merdiveni sunmak biçimsel eşitlik olabilir; merdiveni kullanamayan kişinin binaya girebilmesini sağlamak ise gerçek katılım sorununu gündeme getirir.
İdeoloji: “Bireysel Sorun” Söylemi
Düztabanlık gibi bedensel özellikler üzerinden siyasal ideolojilerin nasıl çalıştığını görmek de mümkündür. Bireyci bir ideoloji, sorunu kişinin kendi bedenine ve kendi tercihlerine indirgeme eğiliminde olabilir: Doğru ayakkabıyı seç, kilo ver, egzersiz yap, doktora git.
Bu tavsiyelerin bazıları elbette yararlı olabilir. Ancak mesele, bunların hangi koşullarda verildiğidir.
Bir insanın sağlıklı beslenmesini istemek kolaydır. Peki sağlıklı gıdaya erişimin pahalı olduğu bir ekonomik düzen içinde bu talep ne kadar gerçekçidir? Düzenli egzersiz yapmak önerilebilir. Peki on iki saat çalışan bir yurttaşın buna ayıracak zamanı var mıdır? Sağlık kontrolüne gitmek söylenebilir. Peki sağlık hizmetlerine erişim, gelir ve coğrafya bakımından eşit midir?
Burada ideoloji devreye girer: Toplumsal olarak üretilen bir sorunu yalnızca bireysel sorumluluk olarak göstermek, mevcut güç ilişkilerini görünmez hale getirebilir.
Neoliberal yurttaşlık ve “kendi bedeninin girişimcisi” olmak
Neoliberal düşüncenin güçlü olduğu toplumlarda bireyden kendi bedenini sürekli yönetmesi beklenir. Kilo, performans, uyku, spor, beslenme ve sağlık davranışları kişisel yatırım alanlarına dönüşür. Beden adeta küçük bir şirket gibi yönetilir.
Bu bakış açısının olumlu tarafları olabilir: İnsanların kendi sağlıkları konusunda daha bilinçli olması önemlidir. Fakat bunun siyasal bir sınırı vardır. Eğer bütün sorumluluğu bireye verirsek, kamusal sorumluluk nerede başlar?
Bir vatandaşın sağlık hakkı, yalnızca “kendi sağlığına dikkat etmesi” anlamına mı gelir? Yoksa devletin, kurumların ve toplumun erişilebilir sağlık hizmetleri üretme yükümlülüğü de var mıdır?
Yurttaşlık Sadece Oy Kullanmak Değildir
Demokrasi çoğu zaman seçim sandığına indirgeniyor. Oysa yurttaşlık, kamusal hayata fiilen katılabilme kapasitesidir. Bir kişi oy kullanabiliyor olabilir; fakat işe ulaşamıyor, kamu binasına giremiyor, sağlık hizmetine erişemiyor veya kamusal karar alma süreçlerinde kendisini ifade edemiyorsa demokratik eşitliğin maddi boyutu eksik kalır.
Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 29. maddesi, engelli kişilerin siyasal ve kamusal yaşama eşit biçimde katılmasını; oy kullanma, seçilme, kamu görevlerinde bulunma ve siyasal süreçlere erişim hakkını açıkça güvence altına alıyor. Sözleşme ayrıca seçim süreçlerinin erişilebilir olmasını ve gerekli desteklerin sağlanmasını öngörüyor.
Bu nokta düztabanlıkla ilk bakışta ilgisiz görünebilir. Aslında değildir. Çünkü mesele, bedensel çeşitliliğin toplum tarafından nasıl karşılandığıdır.
Katılım için yalnızca hukuki hak yeterli midir?
Bir kişinin oy kullanma hakkının anayasal olarak tanınması önemlidir. Ancak sandığa ulaşamıyorsa, seçim merkezine erişemiyorsa veya kamusal mekânlar bedensel farklılıkları hesaba katmıyorsa hukuki hak ile gerçek hayat arasında boşluk oluşur.
İşte demokrasi burada sınanır.
Demokratik sistemin başarısı yalnızca çoğunluğun karar verebilmesi değildir. Azınlıkların ve farklı bedenlere sahip yurttaşların kamusal hayatta gerçekten var olabilmesi de demokrasinin kalitesinin göstergesidir.
Güncel Siyasal Gündem: Sağlık Eşitliği Neden Politik Öncelik Haline Geliyor?
Bu mesele artık yalnızca akademik bir tartışma değil. Dünya Sağlık Örgütü, 2025 yılında engelli bireyler için sağlık eşitliğini doğrudan siyasal öncelik haline getirmeyi amaçlayan Disability Health Equity Initiative’i başlattı. Girişim; engelli kişilerin liderliğini güçlendirmeyi, engelliliği sağlık politikalarında siyasal öncelik haline getirmeyi, kapsayıcı sağlık sistemleri oluşturmayı ve ölçülebilir göstergeler geliştirmeyi hedefliyor.
Bu gelişme önemlidir. Çünkü sağlık politikası artık yalnızca hastanelerin kapasitesi üzerinden değerlendirilmiyor. Güç ilişkileri, kaynak dağılımı, temsil ve karar alma süreçleri de tartışmanın merkezine yerleşiyor.
2025’te yayımlanan WHO sağlık eşitliği raporu da sağlıkta eşitsizliklerin yaşam alanları, eğitim, gelir, toplumsal konum ve güç ile kaynaklara erişim gibi sosyal belirleyicilerle yakından bağlantılı olduğunu vurguluyor.
Buradan çok daha büyük bir siyasal soru çıkıyor: Bir toplum sağlık eşitliğini gerçekten istiyorsa, kaynaklarını nasıl dağıtmalıdır?
Karşılaştırmalı Örnekler: Aynı Beden, Farklı Toplum
Aynı fiziksel özelliğe sahip iki kişinin hayatının farklı ülkelerde veya farklı sınıfsal konumlarda tamamen farklı olması şaşırtıcı değildir. Bir ülkede kamu sağlık hizmetleri geniş kapsamlı olabilirken başka bir yerde özel sağlık harcamaları belirleyici olabilir. Bir şehirde yürünebilir ve erişilebilir kamusal alanlar bulunurken başka bir şehirde fiziksel çevre insanları otomobile bağımlı hale getirebilir.
Dolayısıyla düztabanlık gibi bir özellik, tek başına aynı toplumsal sonucu doğurmaz.
Bu durum siyasal ekonominin temel varsayımlarından biriyle uyumludur: Kaynakların dağılımı, bireylerin seçeneklerini belirler. Gelir eşitsizliği, çalışma koşulları, sağlık sigortası, kamu yatırımları ve kent planlaması bedensel özelliklerin günlük yaşam üzerindeki etkisini değiştirebilir.
Sosyal demokrat yaklaşım ne söyler?
Sosyal demokrat bir perspektif, sağlık hizmetini yalnızca satın alınabilir bir mal olarak değil, sosyal yurttaşlığın parçası olarak görmeye daha yatkındır. Bu yaklaşımda devletin görevi yalnızca piyasayı düzenlemek değil, temel hizmetlere erişimi güvence altına almaktır.
Burada T. H. Marshall’ın sosyal yurttaşlık anlayışı hatırlanabilir. Yurttaşlık yalnızca medeni ve siyasal haklardan oluşmaz; sosyal haklar da kişinin toplumun eşit üyesi olabilmesinin koşuludur.
Bu çerçevede düztabanlık gibi sıradan görünen bir sağlık meselesi bile sosyal yurttaşlığın sınırlarını gösterebilir.
Liberal yaklaşım ne sorar?
Liberal yaklaşım ise devlet müdahalesinin sınırlarını sorgulayabilir. Her bedensel farklılık için kamusal kaynak tahsis edilmeli midir? Bireyin sorumluluğu nerede başlar? Devletin sağlık alanındaki görevi ne kadar genişlemelidir?
Bu sorular da meşrudur. Fakat cevap verirken gerçek eşitsizlikleri görmezden gelmemek gerekir.
Çünkü teorik olarak herkesin aynı özgürlüğe sahip olması, pratikte herkesin aynı seçeneklere sahip olduğu anlamına gelmez.
Düztabanlık ve Güç: Küçük Bir Bedensel Özellik Neden Büyük Bir Soruya Dönüşüyor?
Burada belki de makalenin başındaki soruya yeniden dönmek gerekiyor. Düztaban genetik midir?
Evet, bazı kişilerde kalıtsal yatkınlık rol oynayabilir. Aile öyküsü önemlidir ve bazı genetik hastalıklar düztabanlıkla ilişkili olabilir. Fakat yaygın düztabanlığın basit bir “tek gen → tek sonuç” mekanizmasıyla açıklanabileceğini söylemek bilimsel olarak doğru değildir. Güncel literatür, ayak kavsi morfolojisinin genetik temelinin hâlâ yeterince anlaşılmadığını gösteriyor.
Ancak daha önemli olan şudur: Genetik yatkınlık, siyasal kader değildir.
Bir toplumun kurumları, bu biyolojik farklılığın insan hayatında ne kadar önemli hale geleceğini etkiler.
Eğer sağlık sistemi erişilebilirse, erken değerlendirme yapılabiliyorsa, çalışma koşulları insan bedenini zorlamıyorsa, kamusal alanlar erişilebilirse ve yurttaşların sosyal hakları güvence altındaysa belirli bir bedensel farklılık çok daha az toplumsal dezavantaj üretebilir.
Tersine, eşitsiz bir sağlık sistemi, güvencesiz çalışma, kötü kentleşme ve dışlayıcı kurumlar aynı fiziksel özelliği daha ağır sonuçlara dönüştürebilir.
Meşruiyet Sorunu: Devlet Kimin İçin Çalışıyor?
Burada siyasal iktidarın meşruiyet meselesine ulaşırız. Modern devlet, yurttaşların hayatını düzenlerken yalnızca emir verme gücüne dayanamaz. İnsanların, kurumların adil ve haklı olduğuna inanması gerekir.
Bir sağlık sistemi yalnızca teknolojik olarak gelişmiş olduğu için meşru değildir. İnsanlara eşit ve saygın biçimde davranması gerekir. Bir kamu binası yalnızca hukuken herkese açık olduğu için kapsayıcı değildir; farklı bedenlere sahip insanların gerçekten kullanabilmesine imkân vermelidir.
Demokrasi de aynı biçimde yalnızca sandık kurmaktan ibaret değildir.
Asıl mesele şudur: Yurttaş, devletin kararlarında ve toplumun gündelik hayatında kendisini eşit bir özne olarak hissedebiliyor mu?
Provokatif soru: Bedenlerimiz siyasi midir?
Bu soruya ilk refleksle “hayır” diyebiliriz. Beden biyolojidir. Genler siyasetten bağımsızdır.
Fakat bedenin toplum içindeki anlamı siyasetten bağımsız değildir.
Kimin çalışabileceği, kimin hangi okula gideceği, kimin hangi hizmete erişeceği, hangi mekânların kimler için tasarlanacağı, kimlerin kamusal alanda görünür olacağı gibi sorular doğrudan iktidar ilişkilerine bağlanır.
Dolayısıyla beden biyolojik olabilir; fakat bedenin toplumdaki konumu siyasaldır.
Sonuç: Genetikten Daha Büyük Bir Soru
Düztabanlık üzerine konuşurken başlangıçta yalnızca ayak kavsinden söz ediyoruz. Fakat biraz derine indiğimizde genetik, çevre, sınıf, sağlık politikası, bürokrasi, sosyal devlet, ideoloji, yurttaşlık ve demokrasi kavramları aynı tartışmanın içine giriyor.
Bilim bize bugün düztabanlığın bazı durumlarda ailevi ve genetik yatkınlıklarla ilişkili olabileceğini, ancak yaygın düztabanlığın karmaşık ve çok faktörlü bir özellik olduğunu söylüyor. Özellikle doğrudan genetik belirleyiciler konusunda araştırmaların yetersiz olduğu görülüyor.
Siyaset ise başka bir şey soruyor: Bu biyolojik farklılıkla karşılaşan insanın hayatını hangi kurumlar şekillendiriyor?
Belki de asıl mesele budur.
Çünkü bir insanın ayağının nasıl göründüğünü genler bir ölçüde etkileyebilir. Fakat o insanın sağlık hizmetine ulaşabilmesini, işyerinde ne kadar ezileceğini, kamusal alana ne kadar rahat katılacağını, sosyal güvenceye sahip olup olmayacağını ve kendisini toplumun eşit bir üyesi olarak hissedip hissetmeyeceğini yalnızca genler açıklamaz.
Bu noktada sağlık, siyasal bir hakka dönüşür.
Ve demokrasi, bedensel farklılıkları “istisna” olarak gören bir düzen olmaktan çıkıp farklılıkları baştan hesaba katan bir toplumsal düzen kurabildiği ölçüde derinleşir. Birleşmiş Milletler’in engelli haklarına ilişkin yaklaşımı da siyasal yaşama eşit katılımı yalnızca teorik bir hak olarak değil, erişilebilir seçim süreçleri ve gerekli desteklerle güvence altına alınması gereken somut bir yükümlülük olarak ele alıyor.
O halde düztabanlık sorusunu biraz değiştirerek bitirebiliriz: Genetik olarak farklı olduğumuzda toplum bizi nasıl karşılıyor?
Ve daha provokatif olanı: Bir toplumun adaletini, en güçlü ve en sağlıklı yurttaşlarına nasıl davrandığıyla mı, yoksa bedenleri ve yaşam koşulları nedeniyle daha fazla desteğe ihtiyaç duyan insanlara nasıl davrandığıyla mı ölçmeliyiz?
Benim açımdan ikinci soru daha açıklayıcıdır. Çünkü siyasal düzenin gerçek niteliği, çoğunluğun zaten rahatlıkla yapabildiği şeylerde değil; farklılıkların kamusal hayata ne ölçüde eşit biçimde dahil edilebildiğinde ortaya çıkar.
Bir ayağın yere nasıl bastığı küçük bir biyolojik ayrıntı gibi görünebilir. Fakat o ayağın üzerinde yürüyen insanın toplumda nerede durduğu, artık biyolojinin tek başına cevaplayabileceği bir soru değildir.
Kaynakçayı WordPress’e uygun düzenle